1 Ocak 2013 Salı

KALE...ama sen insansın


Kale'yi ilk okumaya başlayalı 20 yıla yaklaşmış, hala kapağını yeniden her açtığımda ilk okuduğum heyecan içinde buluyorum kendimi ve her  okuduğumda yeni şeyler öğrenmeye de devam ediyorum...Saint Exupery gerçekten bambaşka bir yazar okuduğum hiç bir şeyle karşılaştıramam. 1944'lerde yazdığı bu kitaplada aslına yıllar sonra kitabındaki gibi bir adam da yarattı.
Yeni yılın ilk yazısı olsun istedim ve kitaptan sizin için alıntılar yaptım. Lütfen bir çırpıda okumayın. Zira ben yaklaşık 20 yıldır satır satır okuyorum. Zaman zaman açın ve bir paragraf okuyun, sonrada düşünün derim...


*
Sonsuz bir bitkinlik çöktü üzerime. Tanrı'nın benden yüz çevirmiş gibi olduğunu düşünmek daha kolay göründü. Çünkü kendimi köşe taşından yoksun buluyordum ve artık hiç bir şey yankılanmıyordu içimde. Sessizlikte konuşan ses susmuştu. En yüksek burca tırmanmıştım, düşünüyordum: "Niçin bu yıldızlar?" Ve yurtluklarımı gözlerimle ölçerek, kendi kendime soruyordum: "Niçin bu inilti?"
Kendi dilini konuşmayan, tutarsız bir kalabalıkta bir yabancı gibi şaşırıp kalmıştım. Çıkarılıp atılmış bir giysi gibiydim. Bozuk ve yalnız. Oturulamayan bir evden farksızdım. Köşe taşım yoktu işte, çünkü artık hiç bir şeyim işe yaramıyordu. "Gene de aynı insanım, diyordum içimden, aynı şeyleri biliyorum, aynı anılar var aklımda, aynı gösterinin seyircisiyim, ama yararsız dağınıklıkta boğulmuşum bundan böyle." Kendisini bütünüyle seyredecek, sessizliğini tadacak, yüreğinin düşüncelerinde anlamını sağlayacak hiç kimse yoksa, en güzel bazilika bile bir taşğınından başka bir şey değildir artık. Ben, bilgeliğim, duygularımın algısı ve anılarım da böyle. Başak yığınıydım artık, demet değil. Ve her şeyden önce Tanrı'dan yoksun kalmak olan sıkıntıyı tanıdım.

*
Ötekini güzelleştirmeye yaramadıktan sonra, günün bu kazancı nedir ki?    Onu kavramak için kullandığını sanıyordun, ama kavranılacak bir şey yok işte. Onun yanında, aşktan önce çay töreni olmadıktan sonra, senin som gümüşten ibriğin ne değer taşır? Ona şarkı söylemek için kullanmadıktan sonra, duvara asılı şimşir kavalın ne değer taşır? Uyumuş yüzün ağırlığını içine almayacak olduktan sonra, avuçların ne değer taşır? Kendisini gizleyen ve oyulması gereken, kötü ve sert bir kabuk olmadıktan sonra, bir elmas ne değer taşır? Ayrılık olmadıktan sonra, bir dönüş ne değer taşır? Yoldan çıkma olmadıktan sonra, bağlılık ne değer taşır?
İşte onda, yani sende hiç yer almamış, satılık nesnelerle dolu bir dükkan gibisin. Her birinin üstünde bir etiket, her biri yaşayacağı dakikayı bekliyor nesnelerin


*
Çünkü susuzluktan ölen kişi için, uzaklarda bir çeşmenin varlığı çeşmesiz bir dünyadan güzeldir. Ve evinden  bir daha dönmemek üzere ayrılıp çok uzaklara gitmiş olsan bile, evin yandı mı ağlarsın.


*
Sebzeleri satmak üzere biraz gevşek bir biçimde eşeğine yüklediğin zaman, aşkın tadı nasıldır, bir düşün. Karın gülümser sana...Bu nedenle yolda şarkı söylersin.
Görünüşte ondan uzaklaşsan bile aşkın huzurunda oturursun !

*
Olduğun gibi kabul ediyorum seni. Hastalık gözlerinin önündeki altın bibloları cebine indirmeye zorlayabilir seni, bir yandan da ozan olabilirsin. Öyleyse şiir aşkına ağırlayacağım seni evimde. Altın biblolarıma duyduğum aşk dolayısıyla da onları kilit altına alacağım.

Tanımak için bölmeyeceğim seni. Sen ne bu edimsin, ne de öteki edim. Bunların toplamı da değilsin. Bu söz de öteki söz de değilsin, bunların toplamı da değilsin. Seni ne bu sözlere ne bu edimler göre yargılayacağım. Ama bu sözleri de, bu edimleri de sana gore yargılayacağım.
Buna karşılık beni dinlemeni isteyeceğim. Beni tanımayan benden açıklama istemeyen dostu ne yapayım ?zayıf sözlerin yeli ulaştıramaz beni. Ben dağım. Dağ gözlemlenir. El arabası bu olanağı sunmaz sana.

*
Bir aynada hiçbir şey yoktur, içini dolduran görüntülerin ne ağırlığı vardır, ne süresi. öyle ya, bir ayna da, bazı bazı bir tuz gölü gibi, gözleri yakar.

*
Şimdi kalkar da bana “bu adamı uyandırayım mı, yoksa bırakayım da uyuyup mutlu mu olsun?” diye sorarsan, mutluluk konusunda hiçbir şey bilmediğini söylerim sana. bir kuzey şafağı doğuyorsa, dostunu uykuda mı bırakacaksın? kuzey şafağını görebilecekse, hiç kimse uyumamalıdır. uykuyu seven, uykuya gömülen de öyle; uykusundan çek al onu, tut, dışarı at, at ki oluşsun.

*
ş kırıklığı bayağılıktan başka bir şey değildir, çünkü bir insanda sevmediğin bir şey de varsa, bu insanda daha önce sevdiğin şey ne diye yıkılsın?


*
Büyük yanlışlık, almanın kabul etmekten çok başka bir şey olduğunu bilmemektir. almak, önce vermek, kendi kendini armağan etmektir. cimri, servetini batırmak korkusuyla elindekileri vermeyen değil, senin sunduğunun karşısında yüzünün ışığını esirgeyendir. sen tohumlarını attığın zaman güzelleşmeyen toprak cimridir.

*
Satılmak için yazılmış şiire inanır mısın? tecim malı olan şiir, şiir değildir artık

*
Sana umulmadık bir miras gibi hazır bir servet armağan etsem neyini çoğaltırdım senin ? sana dalışların yordamı dışında denizlerin dibindeki kara inciyi armağan etsem, neyini çogaltırdım.
Ancak değiştirdiğin şeyle çoğalırsın. Çünkü tohumsun…

*
Hiç bir şeyi kendine gore değiştirmezsen, huzuru hiç bir zaman bulamazsın.
Seni sende bir ev kurmaya zorlarım.
Hele bir ev yapılsın, içinde oturacak olan da gelir, yüreğini tutuşturur.

*
Çünkü ben suç işlemiş oğlunu çekiştiren adamı küçümserim. Oğlu kendisindendir. Onu paylasın, gerçekleri yüzüne vursun ama kapı kapı dolaşarak ondan dert yanmasın.
Oğlu kusur işleyince bunun onursuzluğunu kendisi yüklenen, yasa bürünen, çile çeken baba hoşuma gider benim. Çünkü oğlu kendisindendir.

*
Aşkının benimsenme umudu yoksa, gizlemelisin onu. Sessizlik olursa, benliğinde yavaş yavaş sürdürür ışığını. Dünyada bir yön yaratır, yaklaşmanı, uzaklaşmanı, girmeni, çıkmanı, bulmanı, yitirmeni sağlayan her yön de seni çoğaltır. Sen yaşamak zorunda olansın.  Senin için hiçbir Tanrı güç çizgileri yaratmamışsa yaşaman söz konusu olamaz.


Aşkın bir manastırın ya da bir sürgünlüğün aşılmaz duvarları gibi salt bir engelle karşı karşıyaysa, ama sevdiğin, görünüşte kör ve sağır olmakla birlikte, sevgine karşılık veriyorsa, Tanrı’ya şükret. Çünkü yeryüzünde senin için yanan bir lamba var demektir o zaman. Bu lambayı kullanmasan da ne çıkar! Çünkü çölde can çekişen kişi ölmektedir, ama uzak bir evle zengindir.

Bir yararı olmasa bile, sana yönelmiş bir aşk varsa, sen de bunun karşılığı olan aşkı duyuyorsan, ışıklar içinde yürürsün. Çünkü, Tanrı varsa, karşılığı yalnızca sessizlik olan dua büyüktür.

Ve aşkın benimsenmişse, sana açılan kollar varsa, bu aşkı çürümekten kurtarması için duaet Tanrı’ya,
Çünkü istediğine kavuşmuş yüreklerin geleceğinden korkarım. 

*
Bir savaş gecesi, düşmanımın tasarılarını söylettirmek için yakalattığım kişi böyleydi işte. Kendisini bir değirmen taşı altında ezdirtsen bile, gizinin yağını sızdırmazdım. Çünkü kendi imparatorluğundandı.

*
Alçakgönüllülük alçalmanı gerektirmez, açılmanı gerektirir. Değişimlerin anahtarıdır. Ancak o zaman alabilir, o zaman verebilirsin. Aynı yolu belirtmek için kullanılan bu iki sözcüğü birbirinden ayıramam. Alçak gönüllülük insanlara değil, Tanrı’ya boyun eğiştir.
Anne çocuk karşısında alçakgönüllüdür, bahçivan da gül…
*
Çünkü söylüyorum sana, insan kendi yoğunluğunu arar, mutluluğunu değil !

*
Başkalarının şiirlerini söyleyen, başkalarının buğdayını yiyen ya da kentlerini kurmak için parayla mimar getirten topluluklar küçümsenecek topluluklardır. Bunlara oturganlar derim ben. Bunların çevrelerinde, bir ayla gibi, dövülen buğdaydan yükselen altın rengi tozları göremezsin

*
Dost, yargılamayan kişidir her şeyden önce. Dilenciye, koltuk değneğine kapısını açan, ama dansını yargılamak için ondan dansetmesini istemeyen kişidir. Ve dilenci yoldaki baharı  anlatınca dost onda baharı kucaklayandır. Dilenci geldiği köydeki kıtlığın dehşetini anlatınca, onunla kıtlığın acısını çekendir dost.
Ve tapınakta dost,
Tanrının yardımıyla dirsek dirseğe geldiğim, rastladığım kişidir. Bana benimkinin ayni olan bir yüzle bakar. Ve ayni tanrı aydınlatır yüzlerimizi.

*
Her şeyden önce çekişmelere son veriştir dostluk, ruhun bayağı ayrıntıları aşmasıdır.
Ve soframda hüküm sürene hiçbir serzenişte bulunmam.

*
Unutma ki, konukseverlik, incelik ve dostluk insanın insanda karşılaşmalarıdır. Kendisine tapanların boyları, şişmanlıkları üzerine tartışacak bir tanrının tapınağında, koltuk deyneklerimi kabul etmeyecek ve hakkımda bir yargıya varmak için beni dans ettirmeye kalkacak bir dostun evinde ne işim var?

*
Unutma ki, tapınağına geldiğin zaman, tanrı seni yargılamaz artık, bağrına basar yalnızca.

*
Dostluğu düş kırıklığına uğratılamamasından tanırım, gerçek aşkı da yaralanamamasından.

*
Ama ötekinin gerçek dost dediği çalınmak korkusu olmadan parasını bırakabileceği – o zaman dostluk evcil dürüstlükten başka bir şey değildir – yada istediği hizmeti yerine getirecek – o zaman da dostluk insanlardan sağlanan yarardan başka bir şey değildir –
Yada gerekince kendisini savunacak kimse değildir de nedir?
Sunulmuş saygıdır dostluk.
Belki kabuğunda uyuyan ama beni görünce gülümsemeye , kabuğundan sıyrılmaya başlayan kişiyi  dostum diye adlandırırım, daha sonra kuyumu kazacak bile olsa.

2 yorum: